
Milattan önceye dayanan tarihsel kayıtlara göre, atların ritmik yürüyüşleri çeşitli kültürlerde şifa amaçlı kullanılmıştır. Antik Yunan hekimleri, at binmenin ruhsal ve fiziksel dengeyi artırdığını gözlemlemiş, Orta Çağ’da ise at sırtında yapılan yürüyüşler, özellikle yaralı şövalyeler için bir rehabilitasyon yöntemi olarak değerlendirilmiştir. Modern zamanlarda ise bu eski uygulama, bilimsel araştırmalarla desteklenerek hippoterapi adı altında sistematik bir terapi yöntemi haline gelmiştir.
30 yıllık meslek hayatı ve 10.000’in üzerinde seans deneyimiyle Fizyoterapist Cumhur Elmacı, hippoterapinin sadece “at ile tedavi” olmadığını, lisanslı fizyoterapist, ergoterapist ve dil‑konuşma terapistlerinin gözetiminde, atın hareketlerinin bir tedavi stratejisi olarak kullanıldığını vurguladı.
Atın pelvis hareketleri insan yürüyüşüne benzer diyerek, bu ritmik döngünün hastanın kas‑iskelet sistemine sinirsel sinyaller gönderdiğini belirtti. Elmacı, bu sinyallerin nöroplastisiteyi tetikleyerek motor öğrenme sürecini hızlandırdığını, özellikle serebral palsi, inme ve Parkinson hastalarında belirgin iyileşmeler sağladığını ifade etti.
“Atın ‘adeta’ diye adlandırdığımız bir yürüyüş şekli var. Bu yürüyüş sırasında atın leğen kemiğindeki hareketler, insanın yürüyüş esnasındaki leğen kemiği hareketlerine çok benziyor,” diyen Elmacı, bu benzerliğin patolojik durumu normal fonksiyonlara dönüştürdüğünü açıkladı. Terapinin hedefi, at üzerindeki etkilerin attan indikten sonra da devam etmesidir. Ortalama üç aylık bir program öneren Elmacı, tek bir at binmenin terapi olmadığını, süreklilik ve hedef odaklı bir planın şart olduğunu vurguladı.
Elmacı, yöntemin 2 yaşından itibaren hemen hemen her hastalık grubuna uygulanabileceğini belirtirken, Down sendromlu çocuklarda kafatası‑omurga eklem gevşekliğinin düşme anında boyun kırığı riskini artırdığına dikkat çekti. Bu nedenle, bu grup için detaylı bir ön değerlendirme ve at seçimi kritik önem taşımaktadır.
Hippoterapi sadece çocuklar için değil, hareket kabiliyeti azalan yaşlı bireylerde de kas gücü, denge ve koordinasyon artırmada etkili olduğu belirtiliyor. Elmacı, yaşlı hastalarda %40‑%60 oranında düşme riskinde azalma sağlandığını, bu da sağlık sistemine uzun vadede tasarruf getirdiğini söylemektedir.
“30 dakikalık seans, klinikteki 2 saate bedel,” diyen Elmacı, at üzerindeki tekrarlayan ancak her seferinde farklı mikro hareketlerin motor öğrenmeyi hızlandırdığına işaret etti. Klinik fizyoterapide uzun süreli tekrarların gerekliliği, hippoterapide doğal at hareketleri sayesinde çok daha kısa sürede elde edilebiliyor.
Ailelerin “merdiven altı” uygulamalara yönelmesini önleyen Elmacı, terapinin bilimsel bir süreç olduğunu, yalnızca ehliyetli ve eğitimli profesyoneller tarafından yapılması gerektiğini vurguladı. Atların özel duyarsızlaştırma eğitimi alması ve belirli kriterleri karşılaması zorunludur; aksi takdirde yapılan “ata bindirip dolaştırma” tedavi olarak nitelendirilemez.
At ile etkileşim, insanın doğayla olan içsel bağını güçlendiren biyofili etkisini tetikler. Bu bağ, serotonin ve dopamin gibi mutluluk hormonlarının salgılanmasını artırarak, hastanın motivasyonunu ve tedaviye uyumunu olumlu yönde etkiler.
Son yıllarda yapılan klinik araştırmalar, hippoterapinin nörolojik rehabilitasyonda fonksiyonel iyileşmeyi %25‑%35 oranında artırdığını göstermektedir. Özellikle inme sonrası yürüyüş ve denge skorlarında anlamlı gelişmeler rapor edilmiştir. Uzmanlar, gelecekte sanallaştırma (VR) destekli at simülasyonları ve genetik olarak seçilmiş atların terapi başarısını daha da yükselteceğini öngörmektedir.

Hippoterapi, yalnızca fiziksel iyileşme değil, aynı zamanda psikolojik destek ve sosyal entegrasyon sağlayan çok boyutlu bir terapi olarak öne çıkıyor. Doğru uygulandığında, hastaların yaşam kalitesinde belirgin bir artışa yol açıyor ve sağlık sistemine uzun vadeli faydalar sağlıyor.