
Uyarı: Bu yazıda bazı okuyucularımızın rahatsız edici bulabileceği detaylar bulunmaktadır.
1960’lı yıllara kadar uzanan kariyerim boyunca 40’tan fazla savaşı izledim. En gerilimli dönemlerinde Soğuk Savaş’ı muhabir olarak takip ettim; fakat 2025 kadar kaygı yaratıcı bir yılla karşılaşmadım.
Bu yılın kaygısının kaynağı, aynı anda birden fazla büyük ölçekli çatışmanın tam şiddetle sürmesi değil, bunların birinin tarihî olarak görülmemiş jeopolitik etkileri ortaya koymasıdır.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ülkesinin Rusya ile devam eden savaşının küresel bir savaşa dönüşebileceği uyarısını yaptığı yakın bir görüşmede, uluslararası güvenlik ortamının kırılganlaştığını belirtti.
Birleşmiş Milletler verilerine göre, 14 bin sivil Ukrayna’da hayatını kaybetti ve bu sayı her gün artıyor. Ukrayna, Rusya’yı en az 20 bin çocuğu kaçırmakla suçluyor ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Başkan Putin’e karşı tutuklama emri çıkarttı.
Bu gelişmeler, Batı’nın Rusya’ya yönelik ekonomik ve askeri yaptırımlarını yeniden gözden geçirmesine yol açtı. NATO ülkelerinin başkentleri, Rusya’nın deniz kablolarını kesmesi ve İHA’larının hava savunmalarını test etmesi üzerine alarm durumuna alındı.
Rus bilgisayar korsanları, Batı ülkelerinin bakanlık, acil durum hizmetleri ve büyük şirketlerine yönelik siber saldırılarla stratejik altyapıyı felç etmeye çalışıyor. Bu durum, güvenlik açıklarının sadece askeri alanda değil, sivil alanda da genişlediğini gösteriyor.
Batılı yetkililer, Rus gizli servisinin Batı’ya sığınan muhalifleri öldürmeye ya da öldürme girişiminde bulunmaya çalıştığı iddialarını hâlâ tam anlamıyla doğrulamıyor olsa da, 2018’de Salisbury’deki Skripal suikastı gibi olaylar bu şüpheyi pekiştiriyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 7 Ekim saldırısından sonra “muazzam bir intikam” alacağını duyurdu. O tarihten bu yana 70 bin fazla Filistinli hayatını kaybetti; Gazze Sağlık Bakanlığı ise 30 bin kadın ve çocuğun öldüğünü raporladı.
Bu dramatik rakamlar, bölgedeki insani krizin derinleştiğini ve uluslararası müdahale eksikliğinin felaketle sonuçlanabileceğini ortaya koyuyor.
Şi Jinping, yakın zamanda Tayvan’a yönelik direkt tehditlerde bulundu. CIA Direktörü William Burns, 2027 itibarıyla Çin ordusunun Tayvan’ı işgal etmeye hazır olduğuna dair gizli bir emir aldığını iddia etti.
Çin, 1989 Tiananmen olayından bu yana muhalif sesleri sıkı bir şekilde izliyor ve Falun Gong, bağımsız kiliseler, Hong Kong protestoları gibi tüm muhalefet hareketlerini sert bir şekilde bastırıyor. Bu durum, Çin’in iç politikadaki otoriterleşmesinin dış politikasına da yansıdığını gösteriyor.
2026 yılı, Rusyanın Avrupa’ya yönelik daha agresif bir tutum sergilemesi ve Çinin Tayvan’ı ele geçirme planlarını netleştirmesiyle kritik bir dönemeç olacak. Putin, Avrupa’yı “şu anda” hazırlıklı olmaya davet ederken, ABD’nin izolasyonist politikaları Avrupa’nın savunma harcamalarını erteleyebilir.
Bu ortamda, Üçüncü Dünya Savaşının nükleer silahların karşılıklı atılacağı bir çatışma değil, diplomatik ve askeri manevraların bir birleşimi olarak şekillenmesi muhtemel. Otokrasi ve Batı ittifakının bozulması, küresel barışı tehdit eden en büyük riskler arasında yer alıyor.
Sonuç olarak, 2025’te yaşanan çoklu krizler, uluslararası sistemin kırılma noktasına ulaştığını gösteriyor ve önümüzdeki yıllarda stratejik bir denge kurulması, dünya barışının devamı için kaçınılmaz hale geliyor.