
Günlük hayatta fark edilmeyen, hatta bazen iyi niyetli gibi görünen cinsiyetçi davranışlar birikerek beyin bölgelerinde fiziksel değişikliklere neden olabilir. “Kadınların beyinlerinde stresle ilişkili kortikal kalınlık daha ince hale geliyor.” şeklindeki bulgular, bu etkilerin sadece psikolojik değil, nörolojik bir boyutu da olduğunu kanıtlıyor.

Bu görsel, uzun süreli stresin beyin dokusundaki ince çizgileri simgeliyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin somut bir göstergesi olarak hizmet veriyor.
Patricia Homan’ın Lancet’te yayımlanan raporuna göre, yapısal cinsiyetçilik sadece bireysel davranışları değil, aynı zamanda sağlık politikalarını, eğitim fırsatlarını ve ekonomik kaynak dağılımını da şekillendiriyor. ABD Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bir internet sitesinden silinen kadın sağlığı bilgileri, bu yapısal sorunun ne kadar kamusal alanda da görmezden gelindiğinin bir örneği.
29 ülkede 7 800’den fazla beyin taraması, yüksek cinsiyet eşitsizliğine sahip toplumlarda kadınların duygusal kontrol ve dayanıklılık merkezlerine ait kortikal kalınlığın azaldığını ortaya koydu. Bu bulgu, beyin plastisitesi sayesinde stresin uzun vadeli izler bırakabileceğini, fakat aynı zamanda eşitlik politikalarıyla bu etkilerin geri döndürülebileceğini gösteriyor.
Yapısal cinsiyetçilik yalnızca kadınları etkilemez; toksik maskülenite normları, erkeklerin riskli davranışlar sergilemesine, madde bağımlılığı ve şiddete yönelmesine yol açar. 19 000’den fazla katılımcıyı içeren bir analiz, erkeklerin “baskın olma” ve “statü arayışı” gibi tutumlarını benimsediklerinde ruh sağlığı sorunları yaşama olasılıklarının arttığını gösterdi.
Acil servislere başvuran hastalar arasında kadınların ağrı kesici alım oranının erkeklere göre %30 daha düşük olduğu tespit edildi. 2024 yılı araştırması, aynı ağrı şikayetine rağmen kadınların tedavi görme olasılığının ciddi derecede azaldığını vurguluyor. Bu durum, tıbbi karar süreçlerindeki sistematik önyargının hâlâ var olduğuna işaret ediyor.
Bu sorunların üstesinden gelmek için eğitim, politika ve kültürel değişim üçgeni kritik bir rol oynar. Aile içinde cinsiyetçi varsayımlara erken yaşta müdahale, okullarda eşitlik temelli müfredatların yaygınlaştırılması ve iş yerlerinde ücretli doğum izni gibi kapsayıcı politikaların uygulanması, beyin üzerindeki stresin azaltılmasına doğrudan katkı sağlar.
İskandinav ülkelerindeki örnekler, eşitlik politikalarının hem kadınların hem de erkeklerin ruh ve fiziksel sağlığını iyileştirdiğini gösteriyor. “Cinsiyet eşitliğini artırmak, toplumun tüm bireylerine ekonomik ve sağlık açısından fayda sağlar.” diyerek Homan, bu dönüşümün toplumsal refahın temel taşı olduğunu vurguluyor.
Sonuç olarak, cinsiyetçilik sadece bir sosyal adaletsizlik değildir; beyin yapısını şekillendiren, yaşam kalitesini düşüren ve nesiller boyu süren bir sağlık sorunudur. Bu gerçek, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde acil eylem gerektiren bir uyarıdır.